Bir toplumun gündüz kuşağı, o toplumun kendine ne anlattığını gösterir. Sabah saatlerinde ekrana taşınan içerikler yalnızca vakit doldurmaz; izleyicinin dünyayı, insanı ve adaleti nasıl algılayacağını da şekillendirir. Bugün Türkiye’de gündüz kuşağı programlarının büyük bir kısmı, bu sorumluluğu taşımaktan uzak bir noktada durmaktadır.

Bu programlarda sıklıkla; en kırılgan, en eğitimsiz, en korunmasız kesimler teşhir edilmekte; bireysel dramlar kamusal bir seyirlik hâline getirilmektedir. Çarpık ilişkiler, aile içi suçlar, evlilik dışı birliktelikler ve henüz soruşturması devam eden olaylar; hukuki bağlamından koparılıp dramatik bir gösteri formatında sunulmaktadır. Böylece istisnai ve uç örnekler, toplumun genel hâliymiş gibi yansıtılmakta; yozlaşma, “ülke gerçeği” olarak normalleştirilmektedir.

Dahası, bu yayınlarda zaman zaman soruşturmanın gizliliği açıkça ihlal edilmekte, henüz hakkında kesinleşmiş hiçbir yargı bulunmayan kişiler aylarca kamuoyu önünde teşhir edilmektedir. İddia ile hüküm arasındaki fark gözetilmeden, kişiler suçlu imasıyla ekranlara taşınmakta; sosyal medya üzerinden büyüyen bir linç kültürüne teslim edilmektedir. Soruşturma sonunda masumiyet ortaya çıksa dahi, bu süreçte zedelenen itibarın, kaybolan sosyal güvenin ve yaşanan manevi yıkımın telafisi çoğu zaman mümkün olmamaktadır. Hukukun koruması gereken birey, tam da bu noktada medyanın denetimsiz gücü karşısında savunmasız bırakılmaktadır.

Bu noktada en sorunlu alanlardan biri, program sunucularının kendilerini fiilen adli mercilerin yerine koymasıdır. Kolluk kuvvetlerine, savcılıklara ve adli kurumlara yapılan sürekli atıflar; sanki devletin tüm yargı ve asayiş mekanizması bu stüdyolarda şekilleniyormuş algısı yaratmaktadır. Sunucuların “bunu söyleyemem ama nelerle karşılaşıyorum”, “nasıl fotoğraflar görüyorum” gibi ifadelerle, ima yoluyla gizli bilgilere vakıf olduklarını hissettirmesi hem soruşturma süreçlerini hem de hukukun sınırlarını ihlal eden bir tutumdur. Adli süreçler, imalarla ve dramatik göndermelerle değil; usul, delil ve denetimle yürütülür.

Bu tabloyu daha da sorunlu hâle getiren husus, bazı program sunucularının kendilerini soruşturma makamlarının üzerinde konumlandırmasıdır. Savcı veya hâkimin, dosyanın selameti ve masumiyet karinesi gereği verdiği yayın yasağı kararları dahi canlı yayınlarda eleştirilmekte; sunucu, adli mercilerin yerine geçerek “doğru kararın” kendi yaklaşımı olduğunu izleyiciye dayatmaktadır. Hukuki bir koruma tedbirinin reyting diliyle tartışmaya açılması, yargı yetkisinin dolaylı biçimde itibarsızlaştırılması anlamına gelmektedir.

Daha da çelişkili olan, bu tutumun sözde bir saygı diliyle örtülmesidir. Lafzen savcı ve hâkimler övülürken, fiilî tutumlarla bu mercilere iş bilmezlik atfedilmekte; yargı kararları stüdyo merkezli bir akıl yürütmeyle değersizleştirilmektedir. Oysa yayın yasağı, kamuoyunu karartmak için değil; adil yargılanma hakkını ve delil güvenliğini korumak için öngörülmüş hukuki bir araçtır.

Benzer şekilde, “Medeni Kanun’u benden iyi kimse bilemez” gibi söylemlerle sunucunun kendisini hukuk alanında tartışılmaz bir otorite olarak konumlandırması da ayrıca problematiktir. Hukuk, kişisel bilgi gösterisinin ya da bireysel kanaatlerin alanı değildir; kuralları, içtihatları ve denetim mekanizmaları olan kolektif bir sistemdir. Buna rağmen kimi vakıalarda hiçbir açıklama yapılmadan dosyaların kapatılması; kamuoyuna sunulan “şeffaflık” ve “adalet” iddialarıyla açık bir çelişki yaratmaktadır. Bu tutum, söz konusu yayınların samimiyetini ciddi biçimde sorgulanır hâle getirmektedir.

Bu tür eleştiriler yöneltildiğinde ise, program sunucularının sıklıkla “toplumu yansıttıkları”, “yüzlerce insanı bilinçlendirdikleri” savunmasına başvurduğu; eleştiri getirenlere karşı da zaman zaman sert ve küçümseyici bir dil kullandığı görülmektedir. Oysa burada asıl ölçüt, iddia edilen toplumsal faydanın somut karşılığıdır. Bu programların yayımlandığı yıllar itibarıyla suç oranlarında bir azalma ya da ters orantı gözlemlenmemiş; aksine adli vakıaların nitelik olarak birbirine benzer şekilde arttığı açıkça ortaya çıkmıştır. Bu durum, söz konusu yayınların “önleyici” ya da “bilinçlendirici” etkisinin en azından tartışmalı olduğunu göstermektedir.

Daha da dikkat çekici olan ise, bazı konuların ele alınış biçimidir. İnsanların ölüm şekilleri, çocuklara yönelik istismar vakıaları, parçalanmış bedenler ve ağır travmatik unsurlar; çoğu zaman ölçüsüz biçimde ve tekrar tekrar dile getirilmektedir. Oysa bu kelimeler ve anlatılar son derece hassas olup; her platformda, her dilde ve her ayrıntısıyla konuşulması gereken konular değildir. Hukuk ve etik yayıncılık açısından esas olan, her bilinenin söylenmesi değil; söylenmesi gerekenin, gerekli ölçüde ve sorumlulukla aktarılmasıdır.

Bugün gelinen noktada, neredeyse herkesin dedektif, adli tıp uzmanı ya da psikolog kesildiği bir medya atmosferi oluşmuştur. Oysa herkesin konuşacağı ve susacağı alanları bilmesi gerekir. Bir insanın her şeyi bildiğini iddia edecek kadar kendini merkeze koyması; bilgelik değil, yozlaşmanın bir göstergesidir. Bilgi, sınırla değer kazanır. Susmayı bilmek de en az konuşmak kadar kıymetlidir.

Bu noktada ayrıca şunu belirtmek gerekir ki; kendini “iyilik elçisi” ve “külyutmaz” bir figür olarak sunan bu programların, medeni ve bilinçli izleyiciler nezdinde rahatsızlık uyandırmaması mümkün değildir. Buna rağmen geniş kitlelere hitap ediyor olması, toplumda başka bir ihtiyaca işaret etmektedir. İnsanların başkalarını alt etme, laf sokma, yargılama ve üstünlük kurma eğiliminin bu programlar aracılığıyla beslendiği açıktır. Ancak bu durum, psikolojik bir alan olup; hukukçuların ya da medya figürlerinin keyfî yorumlarına bırakılabilecek bir mesele değildir. Her meslek alanı kendi sınırları içinde kalmalıdır.

Eğer bu yayınlar gerçekten gazetecilik iddiasıyla yapılıyorsa, en başta tarafsızlık ve şeffaflık ilkelerinin eksiksiz biçimde hayata geçirilmesi gerekir. Araştırmacı gazetecilik, yalnızca bazı dosyaları öne çıkarmakla değil; neden bazı konuların gündeme hiç alınmadığını da sorgulamakla mümkündür. Sosyal devlet ilkesi gereğince yardıma ve desteğe muhtaç kimselerin gerçekten ne ölçüde ele alındığı, medyanın gücü kullanılarak kayıp kişilerin bulunmasına ne kadar odaklanıldığı da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bu alanlara eğilmek gereklidir. Bu çizgide ilerlemek kamunun daha çok yararına olacaktır. Kamu yararı, seçici değil; bütüncül bir bakış açısını zorunlu kılar.

Gündüz kuşağı programları aynı zamanda güçlü bir modelleme alanıdır. Özellikle evde, ekrana açık biçimde büyüyen çocuklar ve gençler; gördüklerini “normal” kabul eder. Sürekli bağırma, suçlama, teşhir ve yargılama dili; empatiyi değil linçi, hukuku değil güç gösterisini öğretmektedir. Bu durum, yalnızca bugünü değil; geleceğin toplumsal ilişkilerini de doğrudan etkilemektedir.

Oysa bu böyle olmak zorunda değildir.

Türkiye’nin geçmişinde ve dünyanın birçok ülkesinde gündüz kuşağı; eğiten, birleştiren ve güçlendiren bir alan olarak tasarlanmıştır. Kültürü, sanatı, hukuki farkındalığı ve toplumsal dayanışmayı odağına alan programlar mümkündür. İnsanları teşhir eden değil; bilgilendiren, korkutan değil; güçlendiren, yargılayan değil; düşündüren bir yayın dili mümkündür.

2026 yılının ilk sayısında asıl ihtiyacımız olan da budur. Gündüz kuşağını bir adalet sahnesi gibi kullanan bu anlayış yerine; hukuka saygılı, toplumsal bilinci yükselten ve insan onurunu merkeze alan bir medya perspektifini yeniden konuşmak.

Çünkü bir toplum, kendine her sabah ne anlatıyorsa; zamanla ona dönüşür.

Ve artık kendimize daha iyisini anlatmanın vakti gelmiştir.

 Av. SEDANUR TURAL

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir